Bir yaşanmışlık bu kadar güzel anlatılır

Bir yaşanmışlık bu kadar güzel anlatılır

 

Gazeteci Ali Taş, çok sevdiği annesini kaybettikten sonra bir yazı kaleme almış. Gelen talepler üzerine yazdım dediği anlatım o kadar hoşumuza gitti ki, paylaşalım istedik:

Annemi kaybettiğim günden itibaren, akıp giden 47 yıl sürekli kendisini hatırlatıp duruyor. Bunun ilginç bir sonucu da oluyor tabi. Zaman annemin bundan sonra olmayacak oluşu, zaman zaman da benim ve benim kuşağımın da potaya girdiği düşüncesi baş edilmesi gereken zorluklar haline geliyor. Üniversite yıllarımda, "En acımasız öğretmen zamandır. Zira tekrar etme şansı vermez" denirdi, doğruymuş...

Annemle ilgili ilk görüntü, Gaziantep'te, köyde oluşuyor. Onun Ankara'dan gelmesi ile benim "annam geldi, annam geldi" diyerek koşuşturmam. Böylece, Gaziantep aksanı ile İstanbul aksanı arasındaki ilk bocalamalar. Köyde kullanılan "ana" sözcüğü ile bana öğretilmeye çalışılan İstanbul aksanındaki "anne" sözcüğüne sanırım böyle bir çözüm bulmuşum. Akıp giden zaman boyunca bocalamalar yaşamın her alanında devam edecekti tabi.

Annemin ve babamın kör olduğunu öğrenen herkesin ilk tepkisiydi, "kör bir anne babanın çocuğu olmak nasıl bir şey?" Yaşamım bu soruya yanıt aramakla geçti. Zira bende bilmiyordum nasıl bir şey olduğunu. Sonunda bu sorunun cevabının "bilmiyorum" demek olduğunu öğrendim. Çünkü gören bir anne ve babam olmamıştı ve nasıl olduğunu kıyaslama şansım olmamıştı. Ama soru "Fatma ve Mikail'in oğlu olmak nasıl bir şey?" diye sorulsaydı, cevap çok netti: "Gurur duyulası" bir şeydi.

Bu arada Mikail'i (babamı) es geçmeyelim. Ama bu yazının öznesi, günün anlam ve önemine binaen Fatma (annem) olacağı için şimdilik kusuruma bakmasın.

Onların kör olduğunu ilk ne zaman öğrendiğimi hatırlamıyorum. Sanki ben onların kör olduklarını hep biliyordum.

Dedim ya, bilmiyordum, kör bir anne babanın çocuğu olmanın nasıl olduğunu. İlkokuldan itibaren arkadaşlarım da öğretmemişlerdi bana bunu. Bilirsiniz. İlköğretim çağında çocuklar hayran olunacak düzeyde gerçekçidirler ve gerçek ne kadar sertse o kadar sert seni yüzleştirirler. Oysa benim ilkokul arkadaşlarım hiç bu gerçeği bana yaşatmamışlardı. Sanırım onlar için de çok da ayırt edici bir özellik değildi. Sonuçta Fatma ile Mikail de "anne" ve babaydı".

Annem lise mezunuydu. Lisede yaşadığı bütün anılarını ezbere bilirim. Çünkü kaç kere dinlediğimi hatırlamıyorum. Tekrar, en iyi pekiştireçtir sonuçta. Zaman zaman, lisedeki arkadaşları ile sohbetlerde annemin anlattıkları ile arkadaşlarının aktardıkları arasındaki küçük farkları önemsemedim. Çünkü herkes kendi gerçeğini yaşamıştı sonuçta.

Hafızamdaki en önemli fotoğraflardan birisidir.

Sıhhiye’de İlkiz Sokak’ta, iki oda bir ara küçük bir evde, oturma odası yapılan bölümde, somyalarda oturan 7-8 tane kör, halının üstüne serili Aydınlık Gazetesi okuyan 7-8 yaşlarında küçük bir çocuk. Yani ben. Çok faydasını gördüm o okumaların. Bugün aksanım düzgünse, kendimi Türkçe’yi güzel kullanan birisi olarak görüyorsam, bu okumalardandır sanırım.

Bir diğer fotoğraf, ilkokul 3. sınıftan itibaren her ay bana verilen iki kitap parası ile gidip kendi kitabımı almamdır. O zamanlar, "gelseler ne olacak ki?" diye düşünürdüm. Yanlış düşünmüşüm. Çok şey olurmuş aslında. Ama Milliyet Çocuk’u annem getirirdi. Sonradan öğrendim, gazete bayisine abone olmuş, her yeni sayı geldikçe yolda annemi karşılayıp verirmiş.

Fotoğraf çok olunca, seçmek de zor oluyor. Mesela bizim evin gelen gideni, gelen gitmeyip kalanı gibi.

Bizim ev, başta Gaziantep olmak üzere tüm Türkiye'den gelen misafirlerle dolar taşardı. Ankara'dan gelenler misafir sayılmazdı, onlar bizim evin zaten hane halkındandı.

Bir gün, o zamanlar Sıhhiye’de bulunan bir çay ocağında otururken Gaziantepspor otobüsü önümüzden geçmiş, birlikte oturduğumuz Cem, kız arkadaşına; "Gaziantepspor kalmaya Fatma Teyzelere gidiyor" demişti. Yıllarca babam bu espriyi evdeki kalabalığa kızdıkça anneme söylemişti.

Eve gelenler içinde öğrenciler kahir ekseriyeti oluştururdu. Tamamına yakını da kör olurdu. O zamanlar şimdiki teknoloji nerede? İş yine bana düşerdi de, otururdum teybin başına, okurdum sayfalarca kitapları. Tamamına yakını hukuk ders kitabı olduğu için de, üniversite tercihimde hukuktan kıyın kıyın kaçmıştım.

Zor zamanları oldu evimizin. Türkiye'de bütün evlerde olduğu gibi. Ülkem neyi yaşıyorsa, biz de onu yaşıyorduk. Sanırım "kader birliği" denilen kavramı o zamanlardan öğrenmişim.

Ne zaman dara düşsek, annem, babam ve ben bir olurduk, bütün olurduk, birlikte göğüslerdik geleni ve gelmekte olanı. Kardeşlerim Ufuk ve Özlem, ne mutlu ki, o zorluk günlerine çok da tanık olmadılar. Anlamayacak kadar küçüklerdi hala. Onlar da başka zorluklar yaşadılar elbette. Onlar da birlikte göğüs gerdiler ama herkes yaşadığını bilir, değil mi? Bu yüzden, bugün bir şeylere direnmesini becerebiliyorsam, kendim olarak kalabilmeyi becerebiliyorsam, o günlerin mirasıdır.

Ufuk demişken, doğduğunda 11 yaşındaydım. Annem bana Ufuk'un altını değiştirmeyi öğretmişti. Onun işinin olduğu zamanlarda ben değiştirirdim altını. Neden öğretti, hala bilmem ama iyi ki öğretmiş diyorum bugün. Yaşamda lazım oldu ve ben zorlanmadım.

Başka bir fotoğraf. Bir direniş öyküsüdür. Sanırım 14 ya da 15 yaşındayım. Ankara'da görme engellileri istismar eden bir derneğe protestoya gidilmiş, olaya polis müdahale etmişti. Benim o protestoda bulunma nedenim, aslında 8 - 10 köre refakatçilik, yıllar sonra benim ürettiğim tanım ile "canlı bastonluk" etmekti. Ben bu görevi unutup da eylemin gazına gelince bacak kadar boyumla polise kafa tutmuştum. Polis beni almaya çalışınca 4 - 5 kadın kolumdan tutmuş da vermemişlerdi. Onların hepsi annemdi benim. Annem öyle öğretmişti. "Eylemdeysen herkes annen, herkes kardeşin" demişti. Bir eylem birlikteliği dersi başka nasıl verilebilirdi.

Fotoğraf fotoğrafı çağırır. Çünkü yaşanmışlıklar, zamanın ayak izleri ardını bırakmaz. Bu nedenle de fotoğraflara son verip, konunun özüne dönelim.

"Kadın mücadelesi evinden başlar" diyen bir insanın yaşamının yanı başında, çoğunlukla onunla omuz omuza, yan yana olunca, alacağın dersin haddi hesabı olmuyor. O insan senin annen olmaktan çıkıyor, omuzdaşın, yoldaşın, hayaldaşın oluyor.

İşte bundandır, ben omuzdaşımı, yoldaşımı, hayaldaşımı uğurladım...

İşte bundandır, sadece anneme üzülmek diye bir lüksüm yok bugün benim. Sadece anneme üzülmek, "Fatma Dayı"ya yapabileceğim en büyük haksızlıktır...

 

Sorumlu Yazı İşleri Müdürü

AHMET DÖKDÖK
HABER YORUMLARI
Sizde Yorum Ekleyin
POPÜLER
SÜPERLİG PUAN DURUMU
# Takım O G B M P